Başlangıç Sayfası Yap

Sık kullanılanlara ekle

 

İznik'e Hoş Geldiniz

   

İznik Kültürel Değerler

İznik Kültürü

   İznik deyince akla, daha çok çini sanatındaki yeri, Bizans’tan kalma surları, antik mirası, gölü ve el değmemiş doğal güzellikleri gelmekte. İznik tarihinin geniş biçimde aktarılmasının yanı sıra,“İznik ve Kültür” "İznik tarihinde kültürel izler" yönlerinin de ihmal edilmemesi kanısındayım.
   İznik'i anlatırken geçmişte ve günümüzde bildiğim kadarıyla bu konuda ne devlet eliyle nede yerel yönetimlerce böyle bir çalışma yapılmamıştır. Devletin de bir şeyler yapabilmesi için tabii ki öncelikle yerel yöneticilere görev düşmekte.  
    İznik, tarihinde olduğu gibi yine o eski kısır çekişmelerden kurtulamamış, sen-ben kavgalarından bu gibi araştırmalara zaman bulamamaktadır. Kültür konusunu işlemeden bir ilçeyi tanıtmak mümkün görünmüyor. Hele ki bu kent, kültür turizminden fayda bekleyen İznik olursa.
     İznik genelde değişik kültürlerin bir arada yaşadığı bir yöredir. Merkez ve köylerde yaşayan insan toplulukları genelde bir yerlerden göç ederek gelmiş ve yerleşmişlerdir. Bu sık göçler sonucu bazı gelenek ve göreneklerin yok olduğu bazılarının ise yaşatıldığı gözlenmektedir. Bazı köylerimize Artvin-Batum'dan gelmiş insanlar vardır. (Bunlar Gürcü'lerdir). Batum'dan gelenler sadece gürcüler değildir. Ana dilleri Lazca olanlar da vardır. Mecidiye köyü (eski adı Göveren). Karadeniz yöremizden gelenler Lazca'yı bilmezler lehçeleri farklıdır.
     İznik’e dışardan bakıldığında folklor zengini bir ilçe görünümü vermektedir, oysa durum çok farklıdır. Bölgede yaşayan halkın çok büyük bir kısmı göçmendir. Bu göçmen toplulukları kültürlerini yaşatmakta biraz zorlanmıştır. Tüm sıkıntılara rağmen gelecek kuşaklara azda olsa bir şeyler bırakmaya gayret etmişlerdir. İlçemizde gelenek ve göreneklerin gelecek kuşaklara taşınmasındaki en büyük engel, halkın ekonomik sıkıntısı, sosyal değişim, eğitim vb. şartlar etken olmuştur. Bu zor şartlara rağmen halk özünden örf, adet, gelenek ve göreneklerinden bazı şeyleri günümüze kadar getirebilmişlerdir. Halk bu gelenek ve göreneklerini kendilerine özgü bir şekilde yaşamakta ve yaşatmaktadır. Ben de bu yaşayan kültürün gelenek ve göreneklerin araştırılması, incelenmesi ve su yüzüne çıkarılması için mücadele edip hiç değilse gelecek kuşaklara bir şeyler bırakılmasını istedim. Tarihte iznik Kültürü konusunda araştırmalarım neticesinde bulabildiğim kitaplar da 1930-1940 yılları arasında yazılmış kitaplardı. Ve dilleri de çok ağırdı. Herhangi bir yanlışlığa yer vermemek için bu kelimeleri hiç değiştirmeden sayfalarımda yer verdim. Bu konuda bilgisi olan ve elinde bilgi ve belge bulunan kişilerin yardımlarını beklediğimi söylemek isterim.          

   Osmanlı imparatorluğu kuruluş devrinde ilim ve fikir hayatı itibariyle, yakın komşuları bulunan, İran, Mısır, Suriye ve diğer komşularının tesiri altında kalmıştır. Anadolu'da yetişen ilim adamları ihtisas için bu merkezlere giderlerdi. Osmanlılar Rumeli'de zapt ettikleri yerlerde, hemen imar faaliyetine geçerler ve orada Anadolu halkını iskan ederek cami, medrese, imaret nevinden dini, ilmi ve sosyal müesseseler kurup orasını Türk-İslam yurdu haline getirirlerdi. Bu sebeple Osmanlılar daha kuruluşta, bu gayelerle ilme çok büyük ehemmiyet vermişlerdir.
Osmanlılar, medrese eğitimi ve dolayısıyla ilim ve bu sahanın adamlarına değer verdiklerinden, bunların tahsil ve eğitim konusunda karşılaşabilecekleri her türlü sıkıntıyı ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. Bu devlette ilim ve mensuplarına itibar edilip saygı gösterildiği için İran, Turan, Horasan, Dağıstan, Hindistan, Buhara, Halep, Sam, Mısır ve Karaman gibi birçok İslâm ülkesinden bilginler İstanbul'a akın etmişti. Bu akın sebebiyle devletin merkezi olan İstanbul, yavaş yavaş İslâm dünyasının ilim merkezi haline gelmiştir. Osmanlılar, medreselerdeki eğitim ve öğretim faaliyetlerini vakıflar vasıtasıyla devam ettirdiler. Fatih Sultan Mehmet'in, İstanbul'u feth eder etmez "Sahn-i Semân" medreselerini tesis ettirmesi ve bunların giderlerini sağlamak için vakıf kurmasından sonra, devlet merkezi olduğu gibi ilim merkezi haline de gelen İstanbul'da başta hükümdarlar olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamları, bazı saray mensupları ve maddî durumu iyi olan halk tarafından pek çok medrese inşa olunmuştu. Yalnız Mimar Sinan'ın baş mimarlığı sırasında İstanbul'da inşa edilen medreselerin sayısı, 6'si Süleymaniye medreseleri olmak üzere 55'i bulmaktadır. XVII. asrın son çeyreği başında ise İstanbul'daki medrese sayısının 126'ya ulaştığı görülmektedir. Fetihten XIX. asra kadar İstanbul'da inşa edilen medrese sayısı 500'ü aşmaktadır. Ancak bunların büyük bir kısmı yangın ve deprem gibi tabiî âfetlere maruz kalarak yıkılıp yok olmuş veya terk edilmiştir.
    İznik Su Ürünleri Orta ve yüksek öğretimi gerçekleştiren Osmanlı medreselerinin ilki, Orhan Gazi tarafından 731 (1330) tarihinde İznik'te açılmıştı. Orhan Gazi, bu medrese için vakıflar kurmuştu. Geliri, medrese, müderris ve talebeye tahsis edilen vakıf köyler, her türlü "Tekâlif-i Örfiyye"den (Örfî vergiler) muaf idiler. Nitekim Orhan Gazi'den çok daha sonraki tarihlere uzanan 27 Cemayizelevvel 1136 (23 Şubat 1724) tarihli bir "arz" (arşiv belgesi), İznik'e bağlı Kozluca Köyü'nün, adi geçen medreseye vakfedildiğini göstermektedir.
İlk dönem Osmanlı ilim hayati hakkında bilgi veren D'Ohsson'a göre Osmanlı Devleti'ndeki ilmî faaliyetler, daha Osman Gazi döneminde başlamıştı. O, bu konuda şu bilgileri vermektedir:  "Osman Gazi, Söğüt'te yeni imparatorluğun temelini atarken hazine ve silah ile beraber ilmî ve kültürel faaliyetlere karşı da gayet müteşebbis idi. İlmî yönden ilerlemeyi ve en azından eski medreseleri oldukları gibi muhafaza etmeyi arzu ederdi. Veliahdı ve oğlu Orhan Gazi, İznik'te imparatorluk camiini yükseltirken orada bir de, bir asri mütecaviz İznik Su Ürünleri bir zaman boyunca Osmanlı medreselerinin en yükseği olarak bakılacak olan bir medrese yaptırdı. Bugün izleri kalmayan bu ilk Osmanlı medresesi İznik’te camiye çevrilen Aya Sofya’nın yanında açılmıştır. Kısa zamanda âlimlerin dolduğu bu medrese uzun bir süre hizmet vermiştir. Yeni kurulmuş (731/1330) ve kendi ismi ile adlandırılmış olan bu medresenin idaresi, İslâm âlemindeki diğer bütün medreseler gibi müderris Titri altında Şeyh Davud-i Kayserî'ye verildi." İznik’te günümüze gelebilen tek medrese Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın (öl.1357) yaptırdığıdır. U biçiminde olan avlusunun etrafındaki revak küçük kubbelerle örtülüdür. Arkada sıralanan 11 kubbeli odanın ortasında, büyük bir kubbenin örttüğü dershane yer alır. Burada da kubbeler kiremitlerle örtülü, duvarlar ise moloz taştan örülmüştür. Yuvarlak pencereleri ilgi çekici olup yeni bir mimari üslubun doğuşunu gösterirler.
      İznik, bir ilim merkezi olarak önemini XV. yüzyılda da korumuş ve bu yüzden şehre "âlimler yuvası" unvanı verilmişti. İznik Medresesinin yetiştirdiği ünlü âlimlerden biri de Osmanlıların ilk Şeyhülislâmı Molla Fenarî'dir.

Osmanlıların, ilk bir buçuk asır içinde yaptırmış oldukları medreselerin derece ve sınıf itibariyle en mühimleri İznik, Bursa ve Edirne'de idi. Devletin kurulusu esnasında İznik Medresesi, beyliğin birinci sınıf medresesi idi. Bu medresede yapılan eğitim ve görülen öğretimin derecesi hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamakla beraber, müderrisliğine (Öğretim Üyeliği'ne) tayin edilmiş olan şahıslar, bunların hayatları ve eserleri, dolayısıyla ilmî kapasiteleri tetkik edilecek olursa bu medresenin oldukça yüksek seviyede bir eğitim ve öğretim kurumu olduğu düşünülebilir. İznik’teki medreseler yüksek öğretim yapan medreseler idi. Okutulan dersler ise, İslam, Hukuk, Fıkıh ve Feraiz idi.
      İznik medresesinin ilk müderrisi olan Davud-i Kayserî, Muhyiddin Arabî'nin üvey oğlu Sadreddin Konevî'nin halifelerinden tefsir sahibi ve Muhyiddin Arabî'nin "Fusûsu'l- Hikem" adli eserini serheden Kemaleddin Abdurrezzak el-Kâsî (öl. 1329)'nin halifesi olup yüksek tahsilini Mısır'da yapmıştır.
Davut'un halefleri olan Taceddin el-Kürdî ve Alaeddin el-Esved de devrin büyük bilginleri arasında sayılıyorlardı. Bu nokta göz önünde tutulursa İznik Orhaniye medresesini yüksek seviyeli eğitim ve öğretim veren bir müessese olarak kabul etmek gerekir.
     Bu devirde “......... ruhları manen uykuda olan adamları uyandıracak ve onlara doğru yolu gösterecek ahlaki bir eser yazan……..” Hacı Hüseyin oğlu Ebu’l-Fadıl musa da İznik’te yaşamıştır. On beşinci yüzyılın büyük tasavvufçu ve şairlerinden Eşrefoğlu Abdullah Rumi veya İzniki de buralıdır. Çağının tanınmış velilerinden Bursa’da Emir Sultan, Ankara’da Hacı Bayram ve Hama’da Şeyh Hüseyin Hamevi’nin yanlarında yetişen Eşrefoğlu (veya Eşrefzade), ünü İznik’i aşan, çok sayılan bir mutasavvıf ve Kadiriyye’nin bir kolu olan Eşrefiyye Tarikatının kurucusu olmuştur. Eşrefoğlu eserlerini İznik’te yazmıştır. Genellikle sade bir Türkçeyle yazılmış şiirleri bir Divan’da toplanmış, tasavvuf açısına uygun olarak İslam duygu ve düşüncelerini derleyen bir de kitap meydana getirmiştir. Bunların dışında daha on kadar eseri vardır. Eşrefoğlu bir kitabını açık Türkçe olarak yazmıştır. Niçin bu yolu seçtiğini de şu cümle ile belirtir:” Bu kitabı sırf Türki dilinde cem eyledim ki ol kitabın faydası umuma şamil ola.”
    (İznik kültür tarihine adlarını yazdıran pek çok alim mevcuttur. Bu isimleri sitemizin "İznikliler" sayfasında ayrıntıları ile görebilirsiniz.)
Bursa'nın fethinden sonra orada da medreseler kurulur. Bundan dolayı İznik ikinci dereceye inerek Bursa'daki Sultan Medresesi birinci dereceyi alır. Orhan Gazi'den sonra oğlu Murad (Murad Hüdâvendigâr), Bursa Çekirge'de eski Kaplıca civarında bir câmi, medrese ve imâret yaptırarak, bu konuda babasından aşağı olmadığını göstermiştir.
Yıldırım Bayezid, Hisar dışında bir câmi ve medrese yaptırmakla Bursa'nın bir ilim ve irfan merkezi haline gelmesini ve şehrin hisar dışına taşması ile genişlemesini sağladı. Çelebi Sultan Mehmet'in Bursa'da kurduğu medrese, diğerlerine nazaran ayrı bir hususiyete sahiptir. "Sultaniye Medresesi" denilen bu tahsil kurumunda ilk müderris Mehmed Sah Efendi (öl. 839/1435)'dir. Molla Semseddin Fenarî'nin oğlu olan bu zatin ilk dersinde öğrencilerden başka Bursa'nın belli baslı âlimleri de hazır bulunmuş, yeni müderris Mehmed Sah Efendi de medreselerde okutulan ilimlere dair sorulan suallere cevap vermişti. Sultaniye müderrislerinin, böyle umumî şekilde ders vermeleri bir gelenek haline gelmiştir. Bilhassa Bursa Sultaniyesi kurulduktan sonra İznik medresesi, ikinci dereceye düşmüştü. Buna karşılık bir ilim merkezi olarak Bursa ilk sıraya yükselmişti. Bu durum, Sultan II. Murad'in Edirne'de Üç Şerefeli Câmii yanındaki Saatli medresesini kurana kadar devam eder. Edirne devlet merkezi olduktan sonra II. Murad zamanında 841 (1437) yılında başlanarak bazı ârızalar sebebiyle 851 (1447) senesinde tamamlanan Üç Şerefeli Câmii yanındaki medrese ile Dâru'l-Hadis, o tarihte Osmanlı ülkesindeki medreselerin üstünde yer aldı. Böylece, Bursa'daki Sultaniye Medresesi, gerek eğitim ve öğretim, gerekse tahsisatı bakımından ikinci dereceye düştü. Üç Şerefeli medrese müderrisine o tarihe kadar hiç bir medrese öğretim üyesine verilmeyen yüz akça yevmiye verildi. Halbuki bundan önce İznik medresesi müderrisinin yevmiyesi otuz, Bursa'daki Sultan Medresesi müderrisinin ise günde (yevmiye) elli akça idi. 

 

 

 

 

  Sayfanın Son Değiştiriliş Tarihi:

Yukarı Çık   
 

  

Copyright © İznik Dizayn  - 2010                     Bu Site   İyad   Kurucu Üyesidir